psikolog Bakırköy

Stresle baş etme yolları ve stres dayanıklılığı

“Stres dayanıklılığı” ya da “stresle baş etme” kavramı Dr. Suzanne Kobasa  tarafından geliştirilen bir kavramdır. Dr. Kobasa stres düzeyi yüksek meslekleri olan birçok kişi üzerinde yaptığı çalışmalar sonrasında iş stresiyle baş edebilen bireylerde aşağıdaki 3 özelliğin bulunduğunu göstermiştir:

BAĞLILIK: Yaptıkları işe fazla derecede bağlı olan kişiler kendilerini işin içine tamamıyla dahil eder ve ellerinden gelenin en iyisini, tüm gayretleriyle yaparlar. Bu tür kişiler çevrelerine ya da diğer kişilere karşı yabancılaşmazlar, tam tersine çevreleriyle aktif biçimde etkileşim içindedirler.

KONTROL: Kontrol sahibi olduğunu hisseden kişiler, olayları ve çevrelerini etkileyebileceklerine, istediklerinin olmasını sağlayabileceklerine inanırlar. Yeterlilik duyguları oldukça güçlü olup, belli durumların kurbanı olmayı kabul etmezler, tam tersine kendi istekleri doğrultusunda olayları değiştirebilecek içsel güce sahiptirler.

MÜCADELE: Hayatı kendi içinde bir mücadele olarak kabul eden kişiler karşılaştıkları yeni durumları öğrenmek, gelişmek ve kişilik düzeylerinde bir aşama kaydetmek için bir fırsat olarak görürler. Bu kişiler için yenilik bir “tehdit” değil, şanstır.

Bu profile “YAKINLIK” da dahil edilebilir. Strese karşı dayanıklı olmak isteyen herkes gündelik streslerini paylaşabilecekleri, zor anlarda yanlarında olacak güvenilir birisine ya da birilerine sahip olmalıdır. Sosyal destek sistemi sağlam olan kişilerin fizyolojik ya da  psikolojik bozukluklara yakalanma oranının, olmayanlara oranla daha az olduğunu gösteren çok fazla sayıda araştırma bulguları mevcuttur.

 

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık Merkezi

Ataköy/Bakırköy

İletişim: 02126617887

olumsuz sonuçlanan tüp bebek tedavileri

Olumsuz sonuçlanan infertilite ve tüp bebek tedavisi ile başa çıkma yolları

Aylar ve hatta yıllar boyunca mutlu sona ulaşmak için çaba sarf edilir, ancak kısırlık tedavilerinde başarısızlık duygusu çok sık yaşanır. Birçoğumuz, özellikle de çok gayret gösterdiğimiz, emek sarf ettiğimiz bir konunun sonucunda başarı bekleriz. Bebek sahibi olma konusunda da aynı durum söz konusudur. Özellikle tedavi gördüğünüz klinik, alanında isim yapmışsa, doktorunuz da en zor vakalarda bile başarı sağlamakla ün yapmışsa başarı beklentisi bir hayli büyür. Gazetelerde sıklıkla “mucize bebek” haberleri görürsünüz ya da infertilite (kisirlik) tedavisinden sonra, 50 yaşında gebe kalan kadının öyküsünü. Bu tür haberlerin aksine, daha büyük bir oranı kapsayan olumsuz sonuçlanmış  tedavilere ilişkin haberleri göremezsiniz. Doktorunuz başarı yüzdesi olarak net oranlardan bahsetmiş olsa dahi, birçok kadın gibi, siz de şansınızın çok daha fazla olduğuna inanmak istersiniz. Duygular ve mantık çatışır. Tedavi olumsuz olduğunda ise depresyon, kaygı ve stres belirtileri kendini gösterebilir; çünkü çok emek vermişsinizdir ama karşılığını alamamışsınızdır..Kendinizi başarısızlığa uğramış gibi hissedersiniz..Bu duygu, özellikle maddi olarak çok büyük fedakarlıklarla bir deneme yapmışsanız daha da yoğun yaşanır.

Olumsuz sonuç aldığınızda neler yapabilirsiniz?

Olumsuz sonuç almanın yaşattığı duyguları engellemek mümkün değildir, ama kötü haber öncesi ve sonrasında kaygınızı ve stres düzeyinizi mümkün olduğunca azaltmaya çalışarak kendinizi koruyabilirsiniz:

  • Tedaviye yeni başlarken, başladığınızı kaç kişiye söylemek istediğinizi çok iyi düşünün, çünkü  sonuç alındıktan sonra, size o belirlediğiniz sayı kadar telefon geleceğini unutmayın.
  • Tedavi göreceğinizi açıkladığınız kişileri iyi seçin; bu sizin hem özel bir alanınızdır hem de sosyal desteğe de en çok ihtiyaç duyduğunuz dönemdir. Başarısız bir tedavi sonrasında desteğe çok ihtiyacınız olacaktır, bu yüzden açıklama yaptığınız kişilerin her koşulda size destek verecek, sizi iyi anlayan, yargılamayan kişiler olmasına özen gösterin.
  • Gebe kalınmadığında bu haberi paylaşmak çok zordur, özellikle siz de test sonucunuzu yeni öğrenmişseniz!  Haberi vermesi için,  kardeşiniz, anneniz, ya da bir arkadaşınız gibi size yakın birini sözcü seçebilirsiniz.
  • Testi sonucunu alacağınız günü ve akşamını eşinizle birlikte geçirebilirsiniz;  böylelikle eğer gebe kalmamışsanız olumsuz duygularınızı daha özel bir şekilde yaşayabilirsiniz.
  • Tedaviye başlarken, bu tedavi başarısız olursa ne gibi bir yol izleyeceğinizi düşünün. Belki ileride bunu gerçekleştirmeyebilirsiniz,  ancak, işin başında elinizde başka bir seçenek daha olduğunu bilmek tedavinin stresini hafifletir, olumsuz bir sonuç aldığınızda da başka alternatiflere yönelebileceğinizi bilirsiniz.
  • Tedaviye başlarken doktorunuza uzun vadeli planını sorun. Kaç kere deneyebileceğinizi, bir sonraki aşamada neler yapılabileceğini öğrenmek ileriye dönük yapılabilecek daha birçok şeyin olduğunu görmenizi sağlar. Bir sonraki aşamayı olabildiğince spesifik bir biçimde yapın. Örneğin, sonuç aldıktan sonra duygularınızı birkaç gün dışa vurun, ağlamak istiyorsanız kendinizi engellemeyin, kaybınızın getirdiği tüm duyguları yaşayın. Kendi kendinize şöyle diyebilirsiniz: “Kendimi toparlamak için “— ay” süre tanıyacağım, bu süre sonrasında yeni bir deneme yapacağım”. Somut bir planınızın olması, kontrolsüz hissettiğiniz böyle bir durumda size “kontrol” duygusunu yaşatır.
  • Rahatlama tekniklerini bol bol uygulayarak kendinize özen gösterin. Hoşlandığınız aktivitelerle ilgilenin, kendinizi ödüllendirin. Bütün bunlar belki yaşadığınız acıyı yok etmeyecektir ama ufak da olsa kendinizi iyi hissettirecek ve bir süreliğine de olsa tedavi sonucundan sizi uzaklaştıracaktır.
  • Başarısız bir tedavi sonrasında, size neyin iyi hissettireceğini düşünün. Daha önce yaşadığınız “kayıp” duygusunu yaşadığınız başka durumlarda ne yapmak size iyi gelmişti, onları hatırlayabilirsiniz. Daha önce başarısız olan tedavi denemelerinden sonra ya da eğer sevdiğiniz birisini kaybetmişseniz o durumda neler yapmıştınız, onları düşünün. Çok eskilerden beri arkadaşınız olan biriyle görüşüp eski anılardan bahsetmek iyi gelir mi? Şehir dışında bir yerlere kısa süreliğine gitmek? Yeni bir yaratıcılık içeren kursa başlamak? Sürükleyici bir roman okumak? Size en çok yardımcı olacak yolu en iyi siz bilirsiniz.
  • Başarısızlıkla sonuçlanan bir tedaviden sonra birçok kadın, hiçbir zaman bir çocuk sahibi olamayacaklarını kendi kendilerine sıkça tekrar ederler. Böyle bi durum yaşarsanız, zihinsel olarak, bu düşüncenizi su şekilde değiştirebilirsiniz: “Bu sefer gebe kalamadım ama bir kez daha denemeyi planlıyorum, doktorum da beni denemem konusunda yüreklendiriyor. Henüz her şey bitmiş değil.”Tabii, bazı durumlarda bir sonraki adım için şansınız olmayabilir. Maddi imkansızlıklar ya da artık sayıca bir hayli fazla olan tedavi denemelerinin limitini doldurması yüzünden bu konuya son noktayı koymak en doğru yol olabilir ve alternatif yolları gözden geçirebilirsiniz. Bu noktada, doktorunuzun fikirleri, önerileri doğrultusunda adım atmanız daha sağlıklı olur.Tedaviye bir süre ara vermek

    Bazen, başarısız bir denemeden sonra yapılacak en iyi şeylerden biri denemelere ara vermektir. Eğer kendinizi yorgun, yıpranmış, tükenmiş hissediyorsanız bu sizin için en doğru yol olabilir. Ara vermek, infertilite denemelerinden bir süreliğine uzak kalıp yenilenmenize, dinlenmenize olanak sağlar. Böylelikle, hayatın farklı yönlerini keşfetmeye vakit yaratmış olursunuz. Tedavinin kısıtlamaları olmaksızın istediğinizi yiyip içebildiğiniz, istediğiniz gibi hareket edebildiğiniz, istediğiniz gibi bir tatile gidebildiğiniz bir dönem geçirmeniz size kesinlikle iyi hissettirecek, güç toplamanıza, enerji kazanmanıza yol açacaktır.

    Tedaviyi bir daha denememe kararı almak

    İnfertilite tedavisine ilk başladığınızda çok fazla umut taşırsınız. Doktorunuza, gittiğiniz merkeze güveniyorsanız içiniz coşkuyla doludur. Gebe kalmak için çabalamaya başlarsınız. Tedavinin zorlukları vardır ama çok güzel bir amaç için katlanılır diye düşünürsünüz. Ancak, bir süre sonra denemeler sayı olarak arttıkça, sizin de bakış açınız değişmeye başlar, her şey çok daha zor gelir artık. İlaçlar, iğneler, kontroller vs.. Yeni bir denemeye başlama fikri bile çok ağır gelir, çığlık atmak gelir içinizden. İşte böyle bir noktadaysanız, yani “Artık dayanamayacağım!” diyorsanız, tedavilere son vermek belki de en doğru karar olacaktır.

    Yine de bu kararı alabilmek çok kolay değildir. Doktorunuzun durumunuzu nasıl değerlendirdiği önemlidir. Deneme sonuçlarınıza bakıp “Artık duralım” diyen kişi doktorunuz da olabilir. Genelde, çiftler bu konuda fikir ayrılığı yaşayabilmektedir. Erkekler, kadınlara göre tedavi denemelerini bırakmaya daha fazla isteklidirler; gerek maddi olarak yıpranmış olmaktan dolayı, gerekse üst üste yapılan tedaviler sonucu fiziksel ve psikolojik olarak oldukça yıpranmış olan eşini o şekilde görmek istemediğinden dolayı..

    Tedaviye artık ne zaman bir son vereceğiniz konusunda eşinizle fikir ayrılığı yaşıyorsanız, infertilite sorunları üzerinde çalışan bir psikologla görüşmeniz çok sağlıklı olacaktır; böylelikle farklı yönlerinizi uzlaştırmada ve ikiniz için de en uygun kararları almada çok olumlu adımlar atmış olursunuz. Bu sonlandırma kararını almak bir hayli güçtür. Yine de bir bakıma kimi zaman bir rahatlama duygusunu da yaşatır. Artık vücudunuzla mücadele etmeyi durduracak, onu yapamadığı bir şeyi yapmaya zorlamayacaksınızdır. Bu noktada, kimi çift evlat edinmeyi düşünürken, yurtdışında birçok ülkede sperm ve yumurta donasyonu da yaygın olarak başvurulan diğer yollardır.

Bu konuda daha fazla bilgi edinebilmek için kişisel web sitemi inceleyebilirsiniz: http://www.ilknuryilmaz.com

İyi dileklerimle,

Uzm. Psikolog İlknur Yılmaz

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık

İletişim: 02126617887

Ataköy/Bakırköy

KADINLARDA DEPRESYON

Yaşam duygusal açıdan pek çok iniş çıkışlarla doludur. Ancak, bu inişler uzun sureli olduğunda ve yaşantınıza buyuk olcude bir darbe vurdugunda depresyon kapida olabilir. Depresyon duygularinizi, dusuncelerinizi, bedeninizi ve davranislarinizi etkileyen bir bozukluktur. Depresyon her ne kadar hem kadinlar, hem de erkeklerde gorulebilse de, kadinlarda iki kat fazla rastlanabilmektedir. Arastirmacilar bu durumu, kadinlara ozgu bazi ozel biyolojik, hormonal, psikososyal durumlara bagliyor.

DEPRESYONA ZEMIN HAZIRLAYAN HORMONAL FAKTORLER

Kadinlar, ozellikle adet oncesi, gebelik, gebelik sonrasi ve menapoz gibi donemlerde depresyona daha egilimli olabilmektedir.

Adet oncesi gerginlik – Kadinlarda, yumurtlama dongusundeki hormonal dalgalanmalar, “adet oncesi gerginlik” adi verilen sendroma yol acabilmektedir. Bu sendromun baslica belirtileri gerginlik, siskinlik, kaygi, cabuk sinirlenme, duygusal hassasiyet ve yorgunluktur. Bir cok kadin bu donemi hafif bicimde atlatirken, bazi kadinlarda bi belirtiler, yasantilarinda pek cok seyi (or: calisma hayatlarini, iliskilerini, icsel dunyalarini) bozacak boyutta olabilmektedir. Boyle bir durumda, bir uzman destegine gereksinim duyulabilmektedir.

Gebelik ve infertilite (kisirlik) – Gebelik suresince meydana gelen pek cok hormonal degisiklik, ozellikle riskli gebeligi olan kadinlarda ,depresyon icin bir risk faktoru olabilmektedir. Dusukler, istenmeyen gebelikler ve kisirlik da, gebelikle iliskili depresyona zemin hazirlayan diger durumlardir.

Postpartum depresyon Yeni anne olmus kadinlarin bir cogu “annelik huznu” yasayabilir. Bu, bir kac haftada azalarak kaybolan normal bir reakiyondur. Ancak, bazi kadinlarda bu durum kuvvetli ve uzun sureli bir depresyona donusebilir. Bu duruma “postpartum (dogum sonrasi) depresyon” adi verilir. Postpartum depresyon onemli olcude hormonal dalgalanmalar neticesinde ortaya cikan bir tablodur.

Menapoz oncesi donem – Kadinlar, hormonlarinin hizla inis cikis yasadigi menapozdan bir onceki bu asamada depresyon acisindan riskli bir konumda olabilirler. Ozellikle daha once depresyon gecirmis kadinlar menapoz sirasinda da tekrar depresyon gecirebilir, bu konuda dikkatli olmalidirlar.

DEPRESYONA ZEMIN HAZIRLAYAN PSIKOSOSYAL FATORLER

Kadinlardaki depresyon oranini artiran bir baska unsur ise sosyallesme surecinin kadin ve erkek icin farkli ilerlemesi ve farkli sosyal kimliklerin, rollerin benimsenmesidir. Anne-babalarin cocuklarini cinsiyetlerine gore farkli bicimlerde yetistrmeleri sonucu, kadinlarda sorunlari icsellestirme (kaygi ve depreyon), erkeklerde ise dissallastirma egilimi ortaya cikablmektedir.

Farkli sekilerde sosyallesmenin bir yansimasini da kadinlarin ve erkeklerin onceliklerinde ve odak noktalarinda gorebiliriz. Kadinlar, iliskilerine, eslerine ve ailelerine odaklanip onlari oncelikli tutarlarken, erkekler is dunyasindaki basarilarini oncelikli tutup, ozguvenlerini islerindeki basarilari sonucu guclendirir. Bu baglamda, iliskilerinde, evliliklerinde mutsuz olan, sorunlarina cozum bulamayan, destek sistemi zayif olan kadinlarin depresyon yasamalari daha yuksek bir olasiliktir.

Bir ömür boyu süren ilişkiler için..

Evliliklerde çiftlerin kendilerini birbirlerine ne kadar yakın hissettikleri ve ne kadar bağlı oldukları bir evliliğin uzun süre devam etmesindeki en önemli unsurlardır. Güçlü bir iletişim, çatışmaları yapıcı bir biçimde çözümleme becerileri, ortak paylaşımların, değerlerin varlığı, iki taraf için de tatmin edici bir duygusal yakınlığın bulunması, iyi bir evliliğin temel taşlarıdır. Yapılan bilimsel araştırmalar, maddi olarak iniş-çıkış yaşamayan, çiftlerin geldikleri öz aileleriyle de olumlu ilişkilerinin olmasının da evliliklerin uzun ve mutlu bir şekilde sürmesi ile ilintili olduğunu gösteriyor.

Başarısızlıkla sonuçlanan evliliklere baktığımızda, erken yaşlarda (20li yaşların başları ya da daha erken) yapılan evliliklerin bir risk faktörü olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Erken yaşlarda fiziksel beğeni, aşk gibi kavramlara bağlı olarak evlenme kararı alınabiliyor, ki salt beğeni ve çekicilik gibi özelliklerin iyi ve uzun süreli bir evlilik için yeterli olduğunu söylemek bir hayli güç. Daha ileriki yaşlarda yapılan evliliklerde ise kişiler, kendilerinin ve bir ilişkiden beklentilerinin daha net farkında olmaları durumunda daha sağlıklı kararlar verebiliyor.

Evlilik kararı almada acele etmemek de sağlıklı bir beraberlik için önemli bir unsurdur.  Tanıştıktan kısa bir süre sonra (örneğin 4-5 ayda) evlenme kararı alan kişilerin birbirlerini henüz yeterince  tanıyamamalarından kaynaklanan sorunlar yaşamaları yüksek bir olasılıktır. Birlikte sorun yaşadıkları zaman nasıl ele alabileceklerini bilemeyen, birbirlerinin farklı yönlerini evlilik içinde yeni gören çiftler pek çok çatışmalı duyguyu bir arada yaşayabilir. Bunun sonucunda, alınan evlilik kararı da daha çok sorgulanır.

Beraberliklerde zıt kutupların birbirini çektiği epey yaygın bir yanlış inanıştır. İlk başta kişilerin kendilerinden farklı buldukları karşı cinse dönük bir ilgi ve merakları olur elbette, ancak kendilerine daha çok benzeyen kişilerle kurulan ilişkilerin daha uzun sürdüğü de bilinen bir gerçektir. Yapılan çalışmalar, ilgi alanları, değerler, kişilik özellikleri, tutum, eğitim durumu gibi faktörler açısından benzerlikler gösteren çiftlerin daha mutlu ve uzun süren beraberlikleri olduğunu göstermektedir.

İyi ve kaliteli bir iletişim başarılı bir evliliğin “olmazsa olmazı”dır. İletişim problemleri yaşayan çiftlerin bu anlamda sorun yaşamayan çiftlere kıyasla boşanma oranları daha yüksektir. Sürekli haklıyı haksızı aramak üzerine yapılan tartışmalar; yargılayıcı, eleştirel, duyguları hiçe sayan konuşma biçimi, olumsuz sıfatlarla yapılan hitaplar şüphesiz ki çiftleri birbirlerinden git gide uzaklaştıracaktır.

Bizim de psikoterapist olarak ilişki ve evlilik terapilerinde en çok üzerinde durduğumuz, odaklandığımız konulardan biri de çiftler arasındaki iletişimi geliştirmektir. Evliliklerde ufak tefek gündelik sorunların ele alınması çok gerekli olmamakla beraber, eğer belli sorunlar tekrar tekrar yaşanıyor,  ancak çözümlenemiyorsa, ya da kişiler için önem teşkil eden konular bir türlü konuşulamıyorsa, bunların açık bir şekilde konuşulup, ele alınması gerekir. Çiftlerin düştüğü en büyük yanılgı “Ben söylemeden eşim beni anlasın”  düşüncesidir. Söz konusu 20 yıllık bir beraberlik dahi olsa, partnerlerin birbirlerinin düşüncelerini, ihtiyaçlarını, isteklerini otomatik olarak bilmesi beklenmemelidir. Yetersiz bir iletişim yanlış anlaşılmalara yol açar, bu da gereksiz çatışmalara neden olur. Bu şekilde yaşanan iletişim sorunları zaman içinde çiftlerin birbirlerinden duygusal açıdan uzaklaşmalarıyla sonuçlanır.

Mutlu ve uzun süreli ilişkiler kurmanız dileğiyle..

Uzman Psikolog İlknur Yılmaz

İşyerinde kıskançlık

Kıskançlık insanların tümünde var olan doğal duygulardan biridir ve hatta aynen stres gibi, belli bir doza kadar ve ara ara hissedildiğinde kişiye motivasyon sağlar, başarma azmini körükler. Ancak, kıskançlık artık o kişinin temel duygusu olmuşsa, kendi yapabildiklerine değil de hep başkalarının yaptıkları, konumu, statüsü odak noktası haline gelmişse, bu durum problem teşkil edebilir.

İş hayatında kıskançlığın cinsiyete göre ayrımından söz edemeyiz. Kadın ya da erkek olsun, herhangi bir çalışan birey, eğer kendisiyle ilgili hayal ettiği bir başarıyı iş arkadaşı gösteriyorsa, terfi almışsa ya da ödüllendirilmişse o kişiye karşı kıskançlık hissedebilir. Ya da, iş yaşamı dışındaki alanlarda çeşitli mutsuzluklar, olumsuz duygular hakimse, iş yerinde başkalarının mutlulukları bile kıskançlık sebebi olabilir. Bir başka deyişle kişinin iç dünyasında genel olarak neler hissettiği, kendisini nasıl değerlendirdiği, algıladığı başkalarına olan bakış açısına da yansır. Örneğin, özgüveni eksik bir birey kendisini eksileriyle ve artılarıyla kabul etmek ve eksik noktalarını tamamlamak için gayret göstermek yerine, kendisini komple başarısız olarak görüp, karamsar bir ruh haline girebilir. Bu, bir bakıma kendi potansiyelini sabote etmektir. Bu ruh haliyle de, yüksek performans gösteren kişilere yönelik kıskançlık duygularına engel olamaz.

İş yerleri hassas dengelerin olduğu yerlerdir. Örneğin, herhangi bir pozisyonda çalışan bir kişi hem iyi performans göstermek, enerjik olmak, hem de bunları bir dengede tutmak zorundadır, zira aşırı hırslı görünen ve başarıya endekslenmiş kişiler iş ortamında kıskançlığa en çok aday olan kişiler arasındadır. Bu durum, özellikle, alt-üst ilişkilerinde çok sık görülür. Herkesin öncelikli ve temel ihtiyacı kendi yerini korumak ve savunmak olduğundan, altındaki bir kişinin başarıları, kazançları, üst pozisyonda çalışan birisinde bir “tehdit” algısı yaratabilir.

Kıskançlık, hiyerarşik yapılanmanın ve görev derecelendirmelerinin bulunduğu kurumsal şirketlerde daha sık görülebilmektedir. Bu tür şirketlerde çalışanların başarı ve performansı sık sık ölçümlenmekte, değerlendirilmekte ve bu durum da çalışanların sıklıkla kendilerini diğer çalışma arkadaşlarıyla kıyaslamasına neden olmaktadır. Böylelikle, çalışanlar arasında rekabet de kaçınılmaz olmaktadır.

Çalışan kişiler, genellikle kıskançlık duygularını ifade etmez, bunun ayıplanacağına, yanlış bulunacağına dair inançları vardır. Oysa ki, herkesin içinde bu duygu vardır; neşe, mutluluk, üzüntü, kaygı gibi duygulardan biridir kıskançlık. Kişiler, böyle hissettiklerini kendi kendilerine bile itiraf edemezler bazen. Aslında, bu kişiler kıskançlık duygularını yok saymak yerine kendi içinde kabullenirse, bundan sonraki adımlarını daha iyi ve yararlı biçimde yönetebilirler. Örneğin, kendisiyle aynı düzeydeki bir iş arkadaşının terfi aldığını öğrenen bir kişi, o kişiye karşı kıskançlık hissedebilir, ancak bu duygunun kendi içinde büyümesine izin vermek yerine, kabullenip, bunun normal bir reaksiyon olduğunu kendi kendine telkin edebilir. Sonrasında işverenine/yöneticisine gidip, kendi performansıyla ilgili geribildirimler isteyebilir, başarısını artırmak için somut olarak neler yapabileceğini sorabilir. Böylelikle, hem duygusunun ona zarar vermesini önlemiş olur, hem de işi üzerinde daha kontrollü hisseder ve genel anlamda kaygısını azaltmış da olur.

İşyerinde kıskançlığın zararlı boyutlara ulaşmasını engellemek için, patronlar/yöneticiler çalışanlarının her birine eşit mesafede olabilmeli ve herkesin ihtiyaçlarının, taleplerinin dikkate alındığı bir zemin hazırlamalıdır. Çalışanlar, her an her şeyin olabileceği bir ortamda değil de, her şeyin yapılandırıldığı, kendilerinin bireysel olarak işyerine katkılarının da görüldüğü ve dillendirildiği bir ortamda çalıştıklarını görürlerse, kendilerine ve işverenlerine olan güvenleri artar. Bu durumda da, yıpratıcı ve yıkıcı duygulara kapılma riskleri azalır.

Dr. Robert Vecchio, işyerinde kıskançlık üzerine yazdığı bir makalede, işe alımlarda çalışanların duygusal olgunluklarının da değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Ek olarak, işyerinde takım ruhunun oluşturulması, açık iletişimin teşvik edilmesi, yüksek performans gösteren kişilerin çalışma arkadaşlarına mentorluk yapması da kıskançlığın yıkıcı bir biçim almasının önüne geçebilecek yöntemler olarak dile getirilmiştir.

Uzm. Psk. İlknur Yılmaz

Vajinismus

Vajinismus, cinsel birleşme denendiğinde vajina girişindeki kasların istemsiz kasılmasıdır. Kadının kendisini bilinçli bir şekilde kasması söz konusu değildir, onun kontrolü dışında kasılmalar olmaktadır. Kasılmalara ek olarak, yoğun korku duyguları da görülebilir.

Ülkemizde vajinismus olgularına sıklıkla rastlanır. Vajinismusun arka planında yatan faktörler arasında, cinsel birleşmeye dair korkular, yanlış bilgiler, kulaktan kulağa aktarılan abartılı hikayeler, tabular, kızlık zarına ait verilen aşırı önem ve psikolojik nedenlerden  söz edebiliriz.

Cinselliğin yasak, ayıp, günah olarak görülmesi ve bu konuda erken yaşlardan itibaren doğru bilgilerin aktarılmaması cinsel birleşmeye dair bir korku zemini hazırlayabilir. Tüm hayatı boyunca cinsel içerikli eylemlerden kaçınması beklenen bir kadından ilk gecesinde çok rahat olmasını beklemek de kendi içinde çelişkili bir durum olmaktadır.

Vajinismus tedavisinde bilimsel yöntemlerle %90ların üzerinde başarı şansı elde edilebilir. Tedavinin içeriğinde cinsel bilgilendirme ve yanlış inanışların düzeltilmesi çok önemli yer tutar. Bunun yanı sıra, vajinal kasılmalarla kişinin baş edebilmesi için aşamalı bir şekilde plan yapılır ve haftalık ev ödevleri ve takiplerle kişide psikolojik olarak var olan korku, kaygı ve kasılmaların üzerine yavaş yavaş gitmesi sağlanır. Burada şunu vurgulamak gerekir ki, vajinismus psikolojik bir cinsel işlev bozukluğudur ve bu konuda uzmanlaşmış psikolog ya da psikiyatrist tarafından psikolojik yöntemlerle tedavi edilebilir. Bu şekilde yüz güldürücü sonuçlar bu şekilde alınmaktadır.

Ne yazık ki, vajinismusu tek seansta, mucizevi (!) şekilde tedavi edebileceğini söyleyen, bu konuda hastaları duygusal ve maddi anlamda istismar eden kişiler mevcuttur. Yanlış tedavi girişimleri sonucu hastalar daha çok travmatize olup, umutsuzluğa kapılabilmektedir.

Vajinismus tedavilerinde seanslara çiftin birlikte gelmesi, sorunu birlikte sahiplenmeleri açısından  önemlidir. Bu süreçte partner desteği olan kadınların tedavileri çok daha başarılı olmaktadır. Tedavi süresince eş hem motivasyon sağlar, hem de tedavinin ilerleyen basamaklarındaki ödevlerde katılım gösterir.

Cinsel terapilerde çiftin cinsel yaşamı bir bütün olarak ele alınır. Kademeli ev ödevleriyle cinsel birleşme yaşamaları hedeflenirken, cinsel konularda güçlü bir iletişimi, hazza dönük,  doyumlu bir cinsel yaşamı olan çiftler olmaları sağlanır.

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz

Kişisel gelişim kitapları gerçekten işe yarıyor mu?

Psikoterapi seanslarımda kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili danışanlarımdan sıklıkla duyduğum sözler ve sorular bana bu konuda yazma ihtiyacı hissettirdi. Kişisel gelişim kitapları her daim popülerliğini korurken, ruh sağlığı uzmanları olarak bizlerin bu konuya nasıl baktığını yazmak istedim.

Her dönem farklı iddialarla, farklı vaatlerle piyasaya çıkan birçok kitap, kendi iç dünyasıyla mücadelesi olan, çatışması olan, ya da hep daha iyisini olmak, yapmak adına hırsları olan kişiler için çok çekici bir sunumla kitap raflarına yerleşiyor. Bu kitaplar birçok şeye kavuşmanın, birçok şeyi halletmenin madde madde yollarını gösteriyor. Bu maddeleri izleyen herkesi güzel şeylerin beklediği varsayımı da çok temel bir nokta olarak göze çarpıyor. “….başarmanın 10 yolu”, “….yenmek artık çok kolay!” formatındaki kitap isimleri epey yaygın.

Öncelikle değişim ve dönüşümün kendine özgü bir süreci olduğunu belirtmeliyim. Bu sürecin yavaş yavaş, sindirilerek ilerlemesi gerekir. Herkesin yolu kendine özgü olmalıdır, çünkü her birimiz biriciğiz. Geçmişimiz, kişiliğimiz, duygulanımımız aynı değil ve belli şablonlara, kalıplara indirgenmek yerine her birimize özel yollar olmalıdır. Bize kendimizle ilgili düşünmemizi sağlayan her kaynak şüphesiz ki değerlidir. Farkındalığın artması, düşüncelerin uyarılması, izlenmesi bir yolun başlangıcı olabilir. Ama benim gözlemlediğim kadarıyla, bu tür kitaplar kişilerde bir “performans sergilenmesi”ne dönüşüyor ve okunulanlar hızla hayata geçirilmeye çalışılıyor. Hızın olduğu yerde ise stres ve kaygının belirmesi de kaçınılmaz oluyor. Yani kişiler bir an önce değişim istediklerinde ve bu tür maddeleri hızlıca uygulamaya çalıştıklarında birçok olumsuzluk zincirleme şeklinde meydana geliyor. Stres kaygıya, kaygı başarısızlığa, başarısızlık umutsuzluğa ve karamsarlığa dönüşüyor!

Pek çok şeyi bilmek sıkıntıları tek başına çözer mi? Öğrenilen her şey artık “halledilen meseleler” rafına mi konulur? Mesela, nasıl kilo verileceğini bilen kilolu kimseler, sıkıntısız, sorunsuz kilo veriyor mu? Cevap: Hayır. Bunun sebebi, kilo verme ve koruma sürecindeki kişinin psikolojik durumu, motivasyonu, çevresel koşulları gibi konuların da denklemin çok önemli birer parçaları olmasıdır. Bunun gibi, kişinin kendi hayatında tökezlediği, çatışma içinde olduğu konularla ilgili kitabi bilgiye hakim olması da bir başlangıçtır ama çözüm için, değişim için tek başına yeterli olmayabilir.

Değişim bu kadar kolay ulaşılır olsaydı psikoterapi ve biz psikologlar var olmazdık. Biz hep bir terapi “süreci”nden söz ederiz. Zamanla, adım adım yapılan bir yolculuktur bu. Herkesin bizlere ulaşma şansı olmayabilir, bu nedenle, eğer kendinizle ilgili hedefleriniz varsa, yukarıda belirttiğim noktaları hatırlamanız yararlı olabilir.

İyi dileklerimle,

Uzm. Klinik Psikolog İlknur Yılmaz Aytaç

İlişkiler ve ayrılıklar üzerine

Boşanmaların hızla arttığı son yıllarda, sona eren her evlilik için “ Farklı bir yol izlenseydi acaba devam edebilir miydi?” sorusu bir evlilik /aile terapisti olarak aklımdan geçer. Bazı evli çiftler yaşadıkları bir krizi atlamaz, bazıları yıllar içinde çözümleyemedikleri birikmiş sorunlarının yükünü artık taşıyamaz hale gelir, bazıları yıllar içinde farklı yönlere gider vb..Eğer iki kişi için de duygular tükenmişse, farklı yollara gittiklerini fark edip, onları bir zamanlar birleştiren unsurların artık var olmadığını görebiliyorlarsa, ayrılmak iyi bir çözüm olabilir. Ancak günümüzün hızlı tüketim çağında, ilişkiler de kolay tüketilir hale geliyor diye düşünüyorum. Kişiler evlilik kararı alırken, mutlu anların olduğu kadar mutsuz, keyifsiz, öfke dolu anların da olacağı bir hayata adım attıklarını çoğunlukla görmezden geliyor. Aynı evde yaşamak ve bunu kanuni yolla tasdiklemek, evlilik hayatına romantik paylaşımların çok ötesinde şeyler getiriyor.

İki kişi yakınlaştıkça, aynı ortamı sürekli soludukça, birlikte karar vermeleri gereken irili ufaklı durumlarla yüz yüze geldikçe, kişiliklerinin derin noktalarında saklı olan içerik yavaş yavaş su yüzüne çıkar ve çatışmalar meydana gelir. Bu olağan bir durumdur. Eşlerin bunu bilmesi, çatışmalar, fikir ayrılıkları yaşadıklarında o ilişkinin komple çöpe atılması yerine, böyle durumlarda neler yapabileceklerini öğrenip uygulamaları gerekir. Bu da hatırı sayılır bir emek ve “birlikte” çalışmayı gerektirir. Günümüzde ise, emek sarf etmek, uğraşmak, bir süre sıkılmayı, üzülmeyi göze almak çoğu kişi için tercih edilen bir şey olmuyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan evli çiftlerde sık görülen bir durum bu. Herkes “önce karşısı değişsin, beni mutlu etsin” diyor ama hiç kimse elini taşın altına koyup “Ben nerelerde hata yapıyorum, neyi nasıl yaparsam onu mutlu ederim” diye düşünmüyor. Ben-merkezciliğin olduğu yerde de artık ilişki, evlilik yürümüyor. Herkes, çevresinden, ne kadar haklı olduğunun onayını almaya çalıştığı sürece, hem kendisi, hem de ilişkisi için yararlı bir şey yapmıyor aslında.

İki kişinin anlaşabilmesi için, karşılıklı olarak duygularını paylaşmaları yeterliyken, haklılıklarını kanıtlamaya dönük uzun uzun konuşmalar yapmak onlara pek bir kazanç sağlamıyor. Zira, herkes kendi mantığına, dünyasına göre haklı olabilir, ama amaç haklı-haksız tespiti yerine iki tarafın da kendilerini mutlu hissettikleri bir ilişki oluşturmak olursa halledilemeyecek gibi görünen konular rahatlıkla çözümlenebilir.

“Sonsuza kadar mutlu oldular..” masallarda güzel olan bir cümle. Gerçek hayatta ise, madalyonun bir yüzünde güzel zamanlar varsa, diğer yüzünde zor zamanlar bulunuyor. Şunu da belirtmeliyim ki, zorlukları, kırgınlıkları, üzüntüleri birlikte aşabilmek, o ilişkiyi, evliliği çok daha anlamlı ve değerli bir hale getirir. İki kişi birbirine daha yakınlaşır ve yaşamın onlara getirdiklerini kucaklar.

“Süper kadın” olmaya çalışmak

Hepimiz hayatımızın çeşitli dönemlerinde değişik roller üstleniriz. Kadınlar için edinilen rol sayısının erkeklere kıyasla daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle çalışan kadınlar evlendikten sonra evle ilgili de sorumlu kişi ilan ediliyor. Bu da, omuzlara fazladan yük yüklenmesi demek oluyor. Bir de, çocuk sahibi olunursa durum giderek zorlaşıyor ve kadınlar aynı anda pek çok şeyi yapmak, “başarmak” zorunda hissediyor. Ancak, ben bir psikolog olarak, kadınların bu rollerin altında çok fazla yorulduklarını gözlemliyorum. Psikoterapi seanslarımızda sıklıkla, bu durumun yol açtığı psikolojik sorunları ele alıyoruz. Birçok kadının süper güçleri olmadığına göre, bu rollerin hepsinin gerekliliklerini eksiksiz biçimde yerine getirmeleri elbette beklenemez. Kendilerinin ve başkalarının beklentilerini karşılayamadıklarında, kendilerini “başarısız, hiçbir şeyi halledemeyen biri” olarak gören kadın sayısı azımsanamayacak kadar fazla oluyor. Zamanını kendisi için değil de, daha çok başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya dönük geçiren kadın sayısı hiç de az değil. Üstelik, çoğu zaman, bu rollerin gerekliliklerini yerine getirmeye o kadar çok konsantre olunuyor ki, “stresli” olma hali artık kanıksanıyor ve sanki normalmiş gibi geliyor.

Stres belli bir orana kadar yararlı, insanı hareket geçiren bir durumken, belli bir orandan sonra yıkıcı ve olumsuzluk yaratan bir durumdur. Özellikle kronik ve aşırı strese maruz kalan kadınlar bedensel (başağrıları, yorgunluk, iştah sorunları vb.), duygusal (öfke, kaygı, üzüntü vb.), zihinsel (unutkanlık, olumsuz düşünme, kararsızlık, odaklanma güçlüğü vb.),sosyal (evlilik/arkadaşlık sorunları, aile sorunları, yalnız hissetme, içe kapanma vb.), ruhsal (boşluk hissi, yaşamın anlamını sorgulama vb.) sorunlar yaşayabiliyor.
Psikolojik sağlık için hep bir dengeden söz ederiz. Kadınlar birçok rolü benimserken, kendi hayatlarını da ihmal etmemeli. Hayatı bir pastaya benzetirsek, çok çeşitli dilimlerin olması beraberinde mutluluk ve huzur duygularını getirir. Pastanın tümü eşinin, patronunun, çocuğunun taleplerini yerine getirmek olursa, sonrasında yukarıdaki belirtileri yaşaması kaçınılmaz olur.

Pastanın kişisel ihtiyaçlara ayrılan kısımlarında neler yer alabilir?
Bedensel – Spor, yürüyüş, doğru nefes alma yöntemleri, yeterli uyku, sağlıklı beslenme
Duygusal- Duyguların paylaşımı, ağlamak, gülmek, her duygunun kabulü
Zihinsel – Yeni ilgi alanları bulmak, olumsuz düşüncelerin tespiti ve tekrar gözden geçirilmeleri, “zorunlulukların” esnetilmesi
Mesleki – Kişisel sınırların ve kapasitenin belirlenmesi ve iletilmesi, gerçekçi hedefler belirlenmesi
Sosyal – Yakınlardan destek istemek, en az birkaç kişiyle yakın ilişkide olmak, arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek
Ruhsal – Kişisel değerlerin, inanç sisteminin üzerine düşünmek, keşif yapmak

Kendi ihtiyaçlarına karşı duyarlı ve farkında olurken, bir yandan da hayatındaki diğer bireylerin her talebi karşısında şu soruları sorması kadınlar için yine koruyucu olacaktır:
“Bunu yerine getirebilecek zamanım var mı?”
“Bunun için enerjim var mı, yoksa kapasitemi aşacak bir talep mi?”
“Bu talebi yerine getirmek kendime ayırdığım zamandan çalacak mı/ ne kadar çalacak?”

Gündelik hayat akışında, her talep sonrasında bu sorulara verilen cevaplar gözlemlenebilir. Eğer sınırları aşan bir talep yükü bulunuyorsa ve bu taleplere “hayır” demekte zorlanılıyorsa, bir psikolojik destek alınması sağlıklı olacaktır.