Yazılar

psikolog Bakırköy

Stresle baş etme yolları ve stres dayanıklılığı

“Stres dayanıklılığı” ya da “stresle baş etme” kavramı Dr. Suzanne Kobasa  tarafından geliştirilen bir kavramdır. Dr. Kobasa stres düzeyi yüksek meslekleri olan birçok kişi üzerinde yaptığı çalışmalar sonrasında iş stresiyle baş edebilen bireylerde aşağıdaki 3 özelliğin bulunduğunu göstermiştir:

BAĞLILIK: Yaptıkları işe fazla derecede bağlı olan kişiler kendilerini işin içine tamamıyla dahil eder ve ellerinden gelenin en iyisini, tüm gayretleriyle yaparlar. Bu tür kişiler çevrelerine ya da diğer kişilere karşı yabancılaşmazlar, tam tersine çevreleriyle aktif biçimde etkileşim içindedirler.

KONTROL: Kontrol sahibi olduğunu hisseden kişiler, olayları ve çevrelerini etkileyebileceklerine, istediklerinin olmasını sağlayabileceklerine inanırlar. Yeterlilik duyguları oldukça güçlü olup, belli durumların kurbanı olmayı kabul etmezler, tam tersine kendi istekleri doğrultusunda olayları değiştirebilecek içsel güce sahiptirler.

MÜCADELE: Hayatı kendi içinde bir mücadele olarak kabul eden kişiler karşılaştıkları yeni durumları öğrenmek, gelişmek ve kişilik düzeylerinde bir aşama kaydetmek için bir fırsat olarak görürler. Bu kişiler için yenilik bir “tehdit” değil, şanstır.

Bu profile “YAKINLIK” da dahil edilebilir. Strese karşı dayanıklı olmak isteyen herkes gündelik streslerini paylaşabilecekleri, zor anlarda yanlarında olacak güvenilir birisine ya da birilerine sahip olmalıdır. Sosyal destek sistemi sağlam olan kişilerin fizyolojik ya da  psikolojik bozukluklara yakalanma oranının, olmayanlara oranla daha az olduğunu gösteren çok fazla sayıda araştırma bulguları mevcuttur.

 

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık Merkezi

Ataköy/Bakırköy

İletişim: 02126617887

olumsuz sonuçlanan tüp bebek tedavileri

Olumsuz sonuçlanan infertilite ve tüp bebek tedavisi ile başa çıkma yolları

Aylar ve hatta yıllar boyunca mutlu sona ulaşmak için çaba sarf edilir, ancak kısırlık tedavilerinde başarısızlık duygusu çok sık yaşanır. Birçoğumuz, özellikle de çok gayret gösterdiğimiz, emek sarf ettiğimiz bir konunun sonucunda başarı bekleriz. Bebek sahibi olma konusunda da aynı durum söz konusudur. Özellikle tedavi gördüğünüz klinik, alanında isim yapmışsa, doktorunuz da en zor vakalarda bile başarı sağlamakla ün yapmışsa başarı beklentisi bir hayli büyür. Gazetelerde sıklıkla “mucize bebek” haberleri görürsünüz ya da infertilite (kisirlik) tedavisinden sonra, 50 yaşında gebe kalan kadının öyküsünü. Bu tür haberlerin aksine, daha büyük bir oranı kapsayan olumsuz sonuçlanmış  tedavilere ilişkin haberleri göremezsiniz. Doktorunuz başarı yüzdesi olarak net oranlardan bahsetmiş olsa dahi, birçok kadın gibi, siz de şansınızın çok daha fazla olduğuna inanmak istersiniz. Duygular ve mantık çatışır. Tedavi olumsuz olduğunda ise depresyon, kaygı ve stres belirtileri kendini gösterebilir; çünkü çok emek vermişsinizdir ama karşılığını alamamışsınızdır..Kendinizi başarısızlığa uğramış gibi hissedersiniz..Bu duygu, özellikle maddi olarak çok büyük fedakarlıklarla bir deneme yapmışsanız daha da yoğun yaşanır.

Olumsuz sonuç aldığınızda neler yapabilirsiniz?

Olumsuz sonuç almanın yaşattığı duyguları engellemek mümkün değildir, ama kötü haber öncesi ve sonrasında kaygınızı ve stres düzeyinizi mümkün olduğunca azaltmaya çalışarak kendinizi koruyabilirsiniz:

  • Tedaviye yeni başlarken, başladığınızı kaç kişiye söylemek istediğinizi çok iyi düşünün, çünkü  sonuç alındıktan sonra, size o belirlediğiniz sayı kadar telefon geleceğini unutmayın.
  • Tedavi göreceğinizi açıkladığınız kişileri iyi seçin; bu sizin hem özel bir alanınızdır hem de sosyal desteğe de en çok ihtiyaç duyduğunuz dönemdir. Başarısız bir tedavi sonrasında desteğe çok ihtiyacınız olacaktır, bu yüzden açıklama yaptığınız kişilerin her koşulda size destek verecek, sizi iyi anlayan, yargılamayan kişiler olmasına özen gösterin.
  • Gebe kalınmadığında bu haberi paylaşmak çok zordur, özellikle siz de test sonucunuzu yeni öğrenmişseniz!  Haberi vermesi için,  kardeşiniz, anneniz, ya da bir arkadaşınız gibi size yakın birini sözcü seçebilirsiniz.
  • Testi sonucunu alacağınız günü ve akşamını eşinizle birlikte geçirebilirsiniz;  böylelikle eğer gebe kalmamışsanız olumsuz duygularınızı daha özel bir şekilde yaşayabilirsiniz.
  • Tedaviye başlarken, bu tedavi başarısız olursa ne gibi bir yol izleyeceğinizi düşünün. Belki ileride bunu gerçekleştirmeyebilirsiniz,  ancak, işin başında elinizde başka bir seçenek daha olduğunu bilmek tedavinin stresini hafifletir, olumsuz bir sonuç aldığınızda da başka alternatiflere yönelebileceğinizi bilirsiniz.
  • Tedaviye başlarken doktorunuza uzun vadeli planını sorun. Kaç kere deneyebileceğinizi, bir sonraki aşamada neler yapılabileceğini öğrenmek ileriye dönük yapılabilecek daha birçok şeyin olduğunu görmenizi sağlar. Bir sonraki aşamayı olabildiğince spesifik bir biçimde yapın. Örneğin, sonuç aldıktan sonra duygularınızı birkaç gün dışa vurun, ağlamak istiyorsanız kendinizi engellemeyin, kaybınızın getirdiği tüm duyguları yaşayın. Kendi kendinize şöyle diyebilirsiniz: “Kendimi toparlamak için “— ay” süre tanıyacağım, bu süre sonrasında yeni bir deneme yapacağım”. Somut bir planınızın olması, kontrolsüz hissettiğiniz böyle bir durumda size “kontrol” duygusunu yaşatır.
  • Rahatlama tekniklerini bol bol uygulayarak kendinize özen gösterin. Hoşlandığınız aktivitelerle ilgilenin, kendinizi ödüllendirin. Bütün bunlar belki yaşadığınız acıyı yok etmeyecektir ama ufak da olsa kendinizi iyi hissettirecek ve bir süreliğine de olsa tedavi sonucundan sizi uzaklaştıracaktır.
  • Başarısız bir tedavi sonrasında, size neyin iyi hissettireceğini düşünün. Daha önce yaşadığınız “kayıp” duygusunu yaşadığınız başka durumlarda ne yapmak size iyi gelmişti, onları hatırlayabilirsiniz. Daha önce başarısız olan tedavi denemelerinden sonra ya da eğer sevdiğiniz birisini kaybetmişseniz o durumda neler yapmıştınız, onları düşünün. Çok eskilerden beri arkadaşınız olan biriyle görüşüp eski anılardan bahsetmek iyi gelir mi? Şehir dışında bir yerlere kısa süreliğine gitmek? Yeni bir yaratıcılık içeren kursa başlamak? Sürükleyici bir roman okumak? Size en çok yardımcı olacak yolu en iyi siz bilirsiniz.
  • Başarısızlıkla sonuçlanan bir tedaviden sonra birçok kadın, hiçbir zaman bir çocuk sahibi olamayacaklarını kendi kendilerine sıkça tekrar ederler. Böyle bi durum yaşarsanız, zihinsel olarak, bu düşüncenizi su şekilde değiştirebilirsiniz: “Bu sefer gebe kalamadım ama bir kez daha denemeyi planlıyorum, doktorum da beni denemem konusunda yüreklendiriyor. Henüz her şey bitmiş değil.”Tabii, bazı durumlarda bir sonraki adım için şansınız olmayabilir. Maddi imkansızlıklar ya da artık sayıca bir hayli fazla olan tedavi denemelerinin limitini doldurması yüzünden bu konuya son noktayı koymak en doğru yol olabilir ve alternatif yolları gözden geçirebilirsiniz. Bu noktada, doktorunuzun fikirleri, önerileri doğrultusunda adım atmanız daha sağlıklı olur.Tedaviye bir süre ara vermek

    Bazen, başarısız bir denemeden sonra yapılacak en iyi şeylerden biri denemelere ara vermektir. Eğer kendinizi yorgun, yıpranmış, tükenmiş hissediyorsanız bu sizin için en doğru yol olabilir. Ara vermek, infertilite denemelerinden bir süreliğine uzak kalıp yenilenmenize, dinlenmenize olanak sağlar. Böylelikle, hayatın farklı yönlerini keşfetmeye vakit yaratmış olursunuz. Tedavinin kısıtlamaları olmaksızın istediğinizi yiyip içebildiğiniz, istediğiniz gibi hareket edebildiğiniz, istediğiniz gibi bir tatile gidebildiğiniz bir dönem geçirmeniz size kesinlikle iyi hissettirecek, güç toplamanıza, enerji kazanmanıza yol açacaktır.

    Tedaviyi bir daha denememe kararı almak

    İnfertilite tedavisine ilk başladığınızda çok fazla umut taşırsınız. Doktorunuza, gittiğiniz merkeze güveniyorsanız içiniz coşkuyla doludur. Gebe kalmak için çabalamaya başlarsınız. Tedavinin zorlukları vardır ama çok güzel bir amaç için katlanılır diye düşünürsünüz. Ancak, bir süre sonra denemeler sayı olarak arttıkça, sizin de bakış açınız değişmeye başlar, her şey çok daha zor gelir artık. İlaçlar, iğneler, kontroller vs.. Yeni bir denemeye başlama fikri bile çok ağır gelir, çığlık atmak gelir içinizden. İşte böyle bir noktadaysanız, yani “Artık dayanamayacağım!” diyorsanız, tedavilere son vermek belki de en doğru karar olacaktır.

    Yine de bu kararı alabilmek çok kolay değildir. Doktorunuzun durumunuzu nasıl değerlendirdiği önemlidir. Deneme sonuçlarınıza bakıp “Artık duralım” diyen kişi doktorunuz da olabilir. Genelde, çiftler bu konuda fikir ayrılığı yaşayabilmektedir. Erkekler, kadınlara göre tedavi denemelerini bırakmaya daha fazla isteklidirler; gerek maddi olarak yıpranmış olmaktan dolayı, gerekse üst üste yapılan tedaviler sonucu fiziksel ve psikolojik olarak oldukça yıpranmış olan eşini o şekilde görmek istemediğinden dolayı..

    Tedaviye artık ne zaman bir son vereceğiniz konusunda eşinizle fikir ayrılığı yaşıyorsanız, infertilite sorunları üzerinde çalışan bir psikologla görüşmeniz çok sağlıklı olacaktır; böylelikle farklı yönlerinizi uzlaştırmada ve ikiniz için de en uygun kararları almada çok olumlu adımlar atmış olursunuz. Bu sonlandırma kararını almak bir hayli güçtür. Yine de bir bakıma kimi zaman bir rahatlama duygusunu da yaşatır. Artık vücudunuzla mücadele etmeyi durduracak, onu yapamadığı bir şeyi yapmaya zorlamayacaksınızdır. Bu noktada, kimi çift evlat edinmeyi düşünürken, yurtdışında birçok ülkede sperm ve yumurta donasyonu da yaygın olarak başvurulan diğer yollardır.

Bu konuda daha fazla bilgi edinebilmek için kişisel web sitemi inceleyebilirsiniz: http://www.ilknuryilmaz.com

İyi dileklerimle,

Uzm. Psikolog İlknur Yılmaz

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık

İletişim: 02126617887

Ataköy/Bakırköy

ANNECİM, BABACIM, DİŞİMİZ ÇIKTI: HELİKOPTER EBEVEYNLİK

Prof. Dr. Hasan Şimşek

İKÜ Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

 

Epey bir süredir dolaşımda olan bir kavramdır Z kuşağı. Özellikleri anlatılır. Reklam şirketlerinin, geleneksel medya, moda, sosyal medya hizmet sağlayıcılarının, eğitimcilerin ve işverenlerin bu kuşağın özelliklerini bilmeleri beklenir. Çünkü, kısa süre sonra bütün bu ekonomik ve sosyal çevrelerin karşılarında tüketici olarak bulacağı kuşaktır bu kuşak. 90’lı yıllarda teknolojinin içine doğdukları için bugün kullandıkları teknolojinin olmadığı zamanları hayal etmek onlar için neredeyse olanaksızdır. Tüketim toplumu içine doğmuşlardır, ekip çalışması pek tarzları değildir, çünkü bireyci değerlerin ağır bastığı bir dönemin çocuklarıdırlar. Marka ve statü onlar için önemlidir. Öz güvenleri yüksektir; o kadar yüksektir ki üniversiteden mezun olur olmaz büyük bir şirketin genel müdürlüğünü teklif etseniz şüphe duymadan kabul ederler. Zaten iş ararken en alttan başlamaları gerektiğini ima eden işlerden ve kişilerden uzak dururlar. Yüzyüze iletişim ve etkileşim yerine sosyal mecralarda takılmak onlar için daha caziptir. İçe dönük bir yapıları vardır ve kolay arkadaşlık kuramazlar. Hayatta her şeyin mümkün olduğuna inanırlar (http://www.sozcu.com.tr/egitim/y-ve-z-kusagi-dogru-anlayin.html).

Z kuşağı çocukları böyle. Z kuşağı çocularını konuşurken onların anne-babalarını, sosyal çevrelerini de konuşmak zorundayız. Çünkü Z kuşağının yukarıda değindiğimiz bazı özellikleri üzerinde ebeveynlerinin ve sosyal çevrelerinin doğrudan etkisi var.

Bu konuları fakültemizde yarı zamanlı olarak ders veren uzman psikolojik danışman Şennur Günay Aksoy ile konuştum. Sayın Aksoy uzun yıllar bir devlet hastanesinin psikiyatri bölümünde ve psikoloji laboratuvarında görev yaparak genç yaşta emekli olmuş, kendisi de genç bir anne olan bir profesyonel.

Annelerin dili: “Ödevimiz var…”

Sayın Aksoy Z kuşağının yetiştirilmesinde ebeveynler arasında annelere özel bir yer veriyor. Çocuklarla sorunlu ilişkilerde özellikle genç annelerin özel bir gurup oluşturduğu görüşünde. Anlattı: “Bir seferinde genç bir anne geldi. Çocuğuyla ilgili sorunlar yaşadıklarından söz etti. Konuşmalarında ‘geçen sene okulumuz zor geçti, okula alışamadık…’ tarzında sürekli ‘biz’ diyerek konuşuyor… ‘affedersiniz, sürekli çoğul kullanıyorsunuz, ‘biz’le kimi kastediyorsunuz’ dediğimde biraz da şaşırdı. Öğretmen bir anne ve 9 yaşında bir oğlu var, onu kastediyormuş. Çocuk doğduktan sonra eşler arasında zaten var olan sorunlar nedeniyle anne oğluna yapışmış, hatta hala birlikte aynı yatakta yatıyorlarmış. iki yıla varan bir terapi sonucunda epey mesafe aldık, ama sorunu hala tam olarak çözmedik.” Devam etti: Anne-babalar artık çocuklarına “annecim, babacım, sevgilim, canikom, aşkım” diye hitap ediyor. Bu o kadar yaygın ki… ‘dişimiz çıktı, ödevimiz var, bugün çok yorgunuz…’ tarzı anlatımları çok duyuyoruz. Çocukla bir özdeşleşme, bütünleşme hali. Bu giderek onun yerine karar verme halini alıyor. Aşırı koruma, kollama durumu. Ben bunlara ‘kuluçka anne’ diyorum…”

Sayın Aksoy bunu söyleyince aklıma Güney Kore geldi. Türkiye’deki bu kuluçka annelerin bir benzeri yine acımasız rekabetçi eğitim sistemiyle Türkiye’ye benzeyen Güney Kore’de var. Güney Kore’li anneler neredeyse çocuklarının okul başarısında kendilerini birebir sorumlu hissediyorlar. Adeta bir detektif gibi çocukları evde ve okulda izliyorlar, özbakımlarını yapıp kurstan kursa taşıyorlar. Bunlara “tiger mom” (kaplan anneler) deniyor.

Aksoy’a göre, çocuklar bu çevreleyici, aşırı korumacı davranışlara ve özdeşleştirici dil ve hitap şekline ergenlik dönemlerinde tepki vermeye başlıyorlar. Ergenlik dönemine geldiklerinde pek çok şeyi yapamadıklarını farkettikçe anne-babaya öfke duyuyor, bu öfkeyi dışa vuruyorlar. Çünkü, deneyip deneyip hata yaptıklarını, başarısız olduklarını görüyorlar. Dolayısıyla, engellenme eşikleri çok düşük bir nesil yetişiyor. Hatırlarsınız, geçenlerde bir lise öğrencisi okul müdürünü öldürdü.

El bebek, gül bebek

Gözlemlerini sürdürüyor: “Öte yandan, çocuklara gerçekte olmayan bir dünya yaratılıyor. Doğum günlerinde veya özel kutlamalarda bütün erkek çocuklar prens, bütün kız çocuklar prenses. Alışveriş merkezlerinin mağaza vitrinlerinde kürklü, tüylü, giyimi de hiç rahat olmayan kaftan tarzı giysiler. Ya da anne ve kızı için birörnek kıyafetler. Dahası, çocukların çevresi sanal bir koruma ağıyla örülmüş durumda. Bir seferinde genç bir anne geldi.  5 yaşında çocuğu var, anaokuluna gönderecek. Çocuğu bir anaokuluna iki gün göndermiş üçüncü gün almış. Niçin aldınız dedim, ‘çünkü çocuğumu ağlarken gördüm… ben onu 5 yıl boyunca bir kere ağlatmadım’ dedi. Oysa, birlikte oynamak, iletişim, etkileşim, itişme-kakışma, rekabet, sevgi, empati, ağlamak  o yaşların doğal olguları. Doğrusu, çocukların gerçek yaşama benzeyen bu ortamlarda gerçeği öğrenmeleri.”

Kendi düşüncemi onunla paylaşıyorum: Ülkemizde bazen narsistik boyutlara varan çocuklar ve anne-baba arasındaki ilişkilerin kültürel nedenleri olabildiği gibi bir kısmı da küçülen, küreselleşen dünyamızın bize hediye ettiği şeyler olabilir. Beklenen veya doğan bir bebeğin ardından anneye hediyelerin verildiği ve kültürümüzde “bebek görme, bebek hayırlama” olarak bilinen şey bir anda “baby shower” oldu. Amerikan filmlerinde göre göre artık genç erkekler kızların önünde diz çökerek evlenme teklif etmeye başladı. Yani “annecim, babacım” hitaplarının bir kısmı Batı kültüründe çocuklara hitap tarzı olarak yaygın olan “honey, darling” gibi ünlemlerden doğrudan esinlenme de olabilir. Muhtemelen, sadece para ve mallar küresel dolaşımda değil, kültürel ögeler ve kodlar da dolaşıyor.

Okul ve öğretmenlerin de Z kuşağının bazı özellikleri üzerinde etkileri var.  Son yirmi yılda “hiperaktif” kavramı hızla yaygınlaştı. Çevremizde bir çok hiperaktif çocuk görür, duyar olduk. Sayın Aksoy’a göre, bu vakaların az bir kısmının ndeni gerçekten nörobiyolojik, oysa konulan tanıların çoğunluğu okul sisteminin ve öğretmenlerin sabırsızlıklarından, zaman zaman yetersizliklerinden kaynaklanıyor. Bir sınıfta farklı türden çocukların olması son derece normal. Okul sistemi ve öğretmenlerden beklenen bu farklı türdeki çocukları entegre ederek sisteme katmaları. Şimdi öğretmenler doğrudan hiperaktivite, disleksi tanıları koyuyorlar. Öğretmenler standart, tek tip bir öğrenci beklentisi içinde. Bekledikleri norma uymayan çocukları hızla ve erkenden etiketliyorlar.

Aksoy bir psikolojik danışman olarak son sözünü söylüyor: “Çocuklara talep etmeden vermek doğru değil. Mahrumiyet insanı güçlendirir.”

Bir Yetişkin Yaratmak

Size tam da bu konularla ilgili harika bir kitap önermek isterim. İKÜ Yayınevi tarafından basıldı (2017): Bir Yetişkin Yaratmak (yazarı Sanford Üniversitesi’nden Julie Lythcott-Haims). Kitabın ana fikri “helikopter ebeveynlik” kavramında gizli. Helikopter ebeveynliğin ne olabileceği konusunda hepimizin bir tahmini vardır sanırım.

SINAV KAYGISI VE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

KAYGI NEDİR?

Kişi duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan bir tepkidir.  Bir miktar kaygının olumlu etkileri vardır. Dozunda ve kararında bir kaygı düzeyi, yaşam için bir itici kuvvet oluşturur. Kaygılarımız, bizi eyleme geçmeye sevk eder. Özellikle stresli zamanlarda harekete geçilmesi için motive edicidir. Aynı zamanda kaygının insanlarla kurduğumuz iletişimlerde de uyarıcı bir etkisi vardır. Dolayısıyla normal düzeyde bir kaygı, yaşam için istendik ve gerekli bir durumdur. İstenmeyen durumlar, kişide yüksek kaygı veya düşük kaygının bulunduğu durumlardır. Paniğe sebep olan durum kaygının yüksek düzeyde olmasıdır.

 

Sınav kaygısı nedir?

Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıdır. Her yaş grubundan öğrencinin yaşadığı bir problemdir. Ancak,  aşılamayacak bir problem değildir!

Sınav kaygısının fiziksel belirtileri arasında, kalp atışlarında hızlanma, hızlı nefes alıp-verme, terleme ve/veya titreme, dilin damağın kuruması, mide şikâyetleri, baş ağrısı, ishal-kabızlık yer alırken, yorgunluk belirtileri, gerginlik/sinirlilik hali, yeme alışkanlıklarında değişme, telaş, şaşkınlık, dikkat bozuklukları, huzursuz uyku, kabus görme, olumsuz düşünceler de duygusal belirtileri arasında yer almaktadır.

Sınav kaygısının sebep olduğu duygular ise endişe, mutsuzluk, huzursuzluk, öfke-kızgınlık, korku, hayal kırıklığı, ümitsizlik, mahcubiyet duygularıdır.

Sınav kaygısının belli başlı nedenleri arasında kötü çalışma alışkanlıkları, görev sorumlulukları erteleme, zamanı iyi kullanamama, başarısız olma ve değerlendirilme korkusu, aile – öğretmen- arkadaş ve hatta kendine dair beklenti düzeyi, mükemmeliyetçi yaklaşım yer almaktadır.

Yaşanılan sınav kaygısıyla baş edebilmek için zihinsel ve bedensel uygulamalar yapılabilir. Bedensel uygulamalar için nefes egzersizi ve gevşeme teknikleri sıklıkla kullanılmaktadır. Zihinsel uygulamalar için ise öncelikle kişide var olan düşünme biçiminin belirlenmesi ve düşünme biçiminin daha gerçekçi bir şekilde tekrar yapılandırılması esas alınmaktadır. Şayet sizde de sınav kaygısı var olduğunu düşünüyor ve başa çıkmakta zorlanıyorsanız. Bir uzman yardımı almaktan çekinmeyin.

 

Psikolog Sevgi Büker Terzioğlu

PANİK BOZUKLUK NEDİR?

Panik bozukluk; kendini ,genel anlamda, panik ataklar(nöbetlerle) gösteren, ani biçimde gelişen bedensel belirtilerin,kaçınma davranışının ve fobilerin de birlikte yer alabildiği bir rahatsızlıktır.Kişi özellikle kalp krizi veya felç geçirdiğini düşünebilir,bayılma,nefes alamama,aşırı terleme,yanma,uyuşma gibi hislerle karşı karşıya kalabilir.Panik bozukluğa sahip hastalar genellikle “öleceğimi sandım” cümlesiyle kendilerini ifade ederler.Atak geçiren kişilerin çoğunlukla hastanelerin acil servislerine başvurduğunu görebiliriz.

Pek çok kişi,hastaneye gidip, ilaç verildikten veya EKG çekildikten ve gerçekten kalp krizi veya felç geçirmediklerini anladıkları andan itibaren rahatlar ve hastane yatışı olmadan geri dönerler.Bazı hastalar da nöbet geçirmese bile,”ya bana bir şey olursa,sokakta düşersem,başıma bir şey gelirse” kaygısıyla,sosyal hayata karışmaktan çekinir ve kendilerini güvenli hissettikleri yerden ayrılmak istemez.Bu kaygıyla hiç evden çıkmak istemeyen kişiler bulunur. Agorafobi,panik bozukluğa sıklıkla eşlik eder.

Yalnız kalmaktan korkma,sportif faaliyetlerden kaçınma,toplu taşıma kullanmama,sosyal etkinliklere,kutlamalara katılmama,sokağa çıksa bile eczane,sağlık merkezi veya hastane çevresinde dolaşma davranışını da, pek çok danışanımızda gözlemleyebilmekteyiz.

Panik bozukluğa sahip kişilerin nöbet( atak ) geçirme sıklığı,kişilere göre değişiklik gösterebilir.Bunda, kişilerin yaşam kalitesi,ağır stres altında olup olmamaları,yakın zamanda yaşanmış büyük travmatik bir olay( örneğin yakın zamanda bir ölüme şahit olma,yakınlarından birinin hayatını kaybetmesi gibi),sahip oldukları diğer bedensel rahatsızlıklar v.b. etkili olabilmektedir.

Nasıl tedavi edilebilir?

Öncelikle,bir kişinin panik bozukluğa sahip olup olmadığını doğru teşhis etmek önemlidir.Bu teşhis bir Psikiyatri uzmanı tarafından belirlenmelidir.Kişi,böyle bir tanı almışsa,çeşitli tedavi yöntemlerine başvurarak bu rahatsızlığıyla başa çıkabilir.

Tedavi süreci,genellikle Psikiyatri uzmanı tarafından düzenlenen ilaç tedavisi ve Psikoterapistler tarafından yürütülen Bilişsel-Davranışçı Terapi yöntemleriyle başarılı sonuçlar vermektedir.

Özellikle EMDR terapisi ile panik bozukluk konusunda ciddi yol alınabilmektedir.
Atakları önlemek dışında,kişinin sadece nöbet geçirirken bile yaşadıkları ciddi bir travmaya neden olmaktadır.Bazı danışanlar,nöbet geçirdikten sonra,geriye dönüp baktıklarında,bu duruma düşmekten çok utandıklarını,o anı bir türlü akıllarından çıkaramadıklarını ifade etmektedir. Terapi sürecinde,daha önce belirtildiği gibi ,bu tabloya Agorafobi veya benzer başka fobiler de eşlik ediyorsa,onları da iyileştirmek mümkün olabilmektedir.

 

PINAR EKŞİ MANDİS
UZM.PSİKOLOJİK DANIŞMAN

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık Merkezi

Ataköy 9. Kısım D 13/B D:13

Bakırköy/İstanbul

Tel 02126617887

 

 

Evlilik Öncesi Danışmanlık

 

Bir ilişki içinde olan ve evlenmeyi düşünen çiftler, ilişkilerinde birbirlerini daha iyi tanımak ve birbirlerine uyumlarını geliştirmek için ya da başa çıkamadıkları tekrarlayan sorunlarını çözümlemek için yardım alabilir.

Çift terapisi evlilikleri kurtarır mı?

 

Evlilik (çift) terapilerinde her çift için özel bir yol izlenir ve ilk seanslarda birlikte bir yol haritası belirlenir. Sorun alanları tespit edildikten sonra terapi süreci başlar ve sorunlarını çözümlemek için isteği olan her çift, bir kaç seans sonrasında, hem kendilerine, hem partnerlerine, hem de ilişkilerine farklı bir gözle bakmaya başlar.

Dönüşüm Psikolojik Danışmanlık Merkezi

Bakırköy/İstanbul